27 Temmuz 2024

Kırmızı Tül


Onsuz yapamam ben. Doktormuş, mühendismiş beni verecekleri ne fark eder? Valla, billah, ben ondan başkasına varmam. Dedim eşe dosta böyle, “benim gönlüm başkasına firarda” dedim, “bana kıymayın ben de kendime kıymayayım” dedim ama nerde? “Haddini bil köylü, olur mu öyle şey?” dediler bir ağızdan. Kendime kıyacak olmamı hadsizlik bildiler; kimsecik benim bu hayattan göçecek olmama bir değer vermedi. 

Bavullarının ağırlığı kadar itibar topluyorsun bu hayatta. Valla diyom he. Beni isteyen herif, o şehirli züppe var ya, diplomalısından, arabasının arkasına sığmadı diye üstüne de iple bağlamış üç beş bavulunu; hem neden o kadar eşyası varsa? Bizimkiler de nerdeyse birbirini çiğnemiş onları arabadan indirmek için. Elime kına yakacaklarmış bu gece. Asıl kıçlarına kına yaksınlar bizimkiler, son kız evlatlarını veriyorlar erkenden. Benimki bi toplayamadı ki şu başlık parasını kaç yıldır. Yanıp tutuşuyoz ikimizde ancak küllerimizle kavuşcaz birbirimize böyle giderse. 

Açık sinemadan getirdikleri sandalyelerle yapıyorlar meydanda kına gecesini. Son filmden kalan çekirdek kabukları var hala bazı sandalyelerde. Üstüme örtsünler hele o kırmızı tülü, yine çıtlamaya başlar bizim ahali çekirdekleri. 

“Bak kızım büyük elti olan benim” diye geldi tanıttı kendini yeni ablam. Bana göre abla işte. Hem göbekli hem de çocuklu. Çok da umrumda sanki kim büyük elti? Ben daha varacağım adamı görmedim, mesleğini bile bilmiyom, bildiğim, diploması var, sesekası var bir de başlık parasını ödemiş. Kazma salıyormuş benimki inşaatlarda. Kum karıyormuş, tuğla taşıyormuş. İnci gibi diziyordur o tuğlaları o bilirim. Kardığı kum altın tozu gibi parlıyordur o kürek attıkça. Renkli renkli ampuller, muhtarın düzenlediği son toplu sünnet düğününden kalma. Yine atmışlar o beyaz kablolarla ağaçtan ağaca. Bilsem hepsini fişi nerde, çekecem gizlice, bitcek kına mına ağzına tüküreyim. Yok be küfürbaz değilim aslında. Gönlüm bahtsız olunca dilim de passız, keskin işte. Bizim gibilerin dili keskin olsa da kimseyi kesemez söyledikleri. Kendi dilimizle ancak kendimize kesik atarız biz sızlanırsak. 

Benimki duymuş mudur acep şehirde beni başkasına verdiklerini? Gelse şöyle aniden beyaz atıyla, bassa şu boktan kına gecesini. Muhtarın bürosuna girse, beyaz kabloların fişine dökse bir kova suyu da tüm sigortalar atsa. Karanlıkta tutsa beni belimden, alsa atına kaçsak arkamıza bakmadan. Rüzgârdan uçsa başımdaki bu kırmız tül, ağaçların dalında kalsa. 

Bugün kına, yarın düğün, sonra diplomalıyla gerdek. Orospu olmayayım diye orospu gibi satıyorlar beni. Yo, imam onaylı orospu olucam ya ben, o zaman sayılmıyor, yırtıyorum orospuluktan. 

Aha, söndü ya ampuller. Evlerin camında bile ışık yok. Ulan duymuş benimki o zaman. Yarısını bile toplayamamıştır başlık parasının ama olsun. Kaçırsın beni bu gece; uçuşsun o kırmızı tül, zaten zoraki verecekler beni ona nasıl olsa sabaha.  


04 Mayıs 2022

Beyaza İsyan


Sanki bitmez bir kar yağıyordu. Olduğum yerde bir dakika kadar hareketsiz kalmam kardan adama dönüşmem için yeterliydi. Devamlı koşuyordum, bata çıka hareket halinde kalmaya çalışıyordum. Nefesim yettiğince devam ettim. Ama ne tarafa gittiğimi göremiyordum ki. Sadece yoğun kar. Her yerin bembeyaz olduğu bir dünya çok mu güzel sizce? Başta öyle gelebilir ama hangi renk olursa olsun, tek renkli bir dünya işkence verici. O renk beyaz bile olsa. 

Beyaz beni de yutmaya çalışıyordu. Beyaz bir nokta olmamak için devamlı hareket etmeliydim. Zıplıyordum, üstümü silkeliyordum, dizlerime kadar batıyordum ama boğazıma kadar batmadım diye hala umut ediyordum. Beyazdan başka bir renge ulaşmayı hayal ediyordum. Böyle bir fırtınada bulutların kara bulut olmasını beklersin ama nerde? Bembeyaz bir gökyüzü. Yer gök anlaşmış, beni beyazla boğmaya çalışıyorlar. Çığlık attım isyanıma istinaden, soluğum beyaz bir dumana dönüştü benimle dalga geçer gibi. Ama benim asla beyaza dönüşmeyecek, beyazın tüm bütünlüğünü bozacak bir kozum vardı. 

Evet, bu şeytanca fikir aklıma düştü ve avını pusuya düşürmek üzere olan bir avcının sinsi gülüşü suratımdaydı şimdi. Kırmızı nasıl durur sizce bu sonsuz beyazın üstünde? Nasıl da göz alır öyle değil mi? Beyaz ancak bu işe yarar işte, ancak kırmızının ateşini ve gücünü ibretle insanların gözüne sokmaya yarar beyaz geri fonda. Anladınız siz son kozum nedir. Soğuktan daralan damarlarım ne kadarına müsaade eder bilemiyorum ama beyaza gömülmeden önce bir imza bırakmaya yeterli olur sanırım. Nefret ediyorum beyaz senden. Seni kendi kanımla boyamaya cüret edecek kadar senden nefret ediyorum beyaz. Masumiyetin sembolü müsün sen? Saflığın, temizliğin de mi? Her neyin sembolü isen, bil ki beyaz, sadece bir renksin ve üstüne ne renk gelirse ona dönüşürsün, döneğin tekisin sen beyaz. Şimdi bak, hareket etmiyorum, yağ üzerime, kat beni de tüm beyazlığının içine. Yeşilini yok ettiğin bu çamlar gibi beni de dönüştür kendine. Ama benim köklerimi bileklerimden akan kanım besleyecek. 

Sıra sıra ağaçların gövdelerinden biri gibi oldu batık hareketsiz duran bacaklarım. Tüm vücudumu tek bir parça kütük gibi hissediyorum ama dibime düşen kırmızı kırmızı damlalar yine de gülümsetiyor beni. Beyaz, seni kırmızıya hapsediyorum ve bil ki senin hükmün bittiğinde eriyip yok olup gideceksin. Senden arınarak bu torağa karışacak kanım, rengarenk kır çiçekleri olarak tüm ovayı kaplayacak. İşte o gün, tüm renkler masumiyeti, saflığı, temizliği senin elinden alacaklar. 

Hiçbir duygu tek bir rengin tekelinde olamaz. Kanımla verdiğim bu savaşı kazandım ben beyaz. Artık sen ezik bir renksin. Sen ancak göz bebeğini sarmalayan alaca renklerin güzelliğini ortaya çıkarmaya yararsın. Sen ancak diğer renklere çerçeve olabilirsin. Şimdi git, senin gibi egosu yüksek olan siyah ile iş birliği yap. Belki bir arada daha başarılı olursunuz ama şunu ikiniz de asla unutmayın; kan kırmızısının gücüne asla ulaşamazsınız. Haddinizi bilin ve dünyayı daha fazla kana bulamamıza neden olmayın. Akıllı olun, o kadar.


Sünepe


 “Sünepe!” dedi bana. Hem de bana. Hem de yüzüme. Yüzüme yüzüme. Geri dönüşü yoktu artık. Satır belimdeydi. Sünepe dedi bana ha? Satır artık elimde, belimde değil. Katil olmak kolay, sonrası zor, gelir ya gece sureti mevtanın. “Ne yaptın abi bana?” der. Kafası karpuz gibi yarılmış, satır kenetlenmiş kafatasıyla. Git desen gitmez, kal desen kalmaz, burnundan beyni gelir bir yandan. Bir yandan da “Ne yaptın sen bana abi?” der. Ulan bana sünepe dedin. Yüzüme dedin. Yüzüme yüzüme dedin. Satırı kafaya yedin. Bunu yıkarken kafasına poşet geçirmişler. Yarığı kapatamadıkları için, beyin parçaları akmasın diye. Esasında Mobilya zımbası ile zımbalayacaklardı. Hani o paslanmayanlarından, sonra rahat rahat yıkarlardı. 

Mezarlıkta keman çalan bir karı koca ile karşılaştım. “Neden burada müzik icra ediyorsunuz?” dedim. “Bizi eleştirmeden dinleyen sadece ölüler.” dediler. İki bunak, Beethoven’den halice, mezar taşlarından notalar okuyormuş gibi onlara bakarak çalıyorlardı. Benim göremediğim notalarla benim ölüm marşımı çalıyorlardı. Benim marşım, sadece ben ölünce çalınacak olan o marş. Viyolonseller ve kemanların vals ettiği marşım. Melekler huşu içinde bekliyorlar marşımın bitmesini. Bitince paketleyip götürecekler beni hak ettiğim yere.

Savaştan kaçmadım ama savaşmadım da. “Benim savaşım değil” dedim, dışında kaldım. Tüm dünya girdi içine, ben dışında kaldım. Bir zorbanın arkasından milyonlar ölüme gitti, bıyığı bile yarım olan adamın kölesi oldular ahmaklar. O bana “Sünepe!” dedi. Hem de yüzüme yüzüme dedi. Ne yapacaktım başka. Evet, savaşmadım, öldürmedim kimseyi sebepsiz yere. Ama çaktım satırı onun kafasının ortasına, çünkü bu kez bir nedenim vardı. 

Kemanlar viyolonselleri ne kıskanıyorlar, onları bastırmak için daha kalabalık gelmişler şefin orkestrasına.” Ne çalalım?” dediler, “Şefin tabağını çalın.” dedim. Abuk abuk baktılar yüzüme. Hadi de. Desene sen de bana “Sünepe!”. Sonra ne olacak o keman yayı gör. 

Şansölye asla tek başına bira içmezdi. “Prost!” diye bağırdığında mekânda kim varsa kadehlerini kaldırır onu geri prostlarlardı. Gelmedik yüz yüze, göz göze bir kez bile, ama gelseydik, o da deseydi bana “Sünepe!”, hele de yüzüme yüzüme. Ha işte yarım bıyıklı o mavişi orda indirirdim bira şişesiyle. Fransız kızlar, İtalyan pizzacılar ve Polonyalı dansçılar, hepsi bana şükran duyarlardı. Bu iki bunağın bana bestelediği marşı, mezar taşımın yanında dinlerlerdi. Dünyanın içine eden de bir deli, o deliyi yok edecek de ancak bir deli. Delinin hakkından deli gelir. Deliyim evet, ama sakın, sakın bana “sünepe” deme. Hem de yüzüme yüzüme. Keserim, yakarım, önce keserim, sonra yakarım. Bir mezarın bile olmaz ki sevdiklerin gelsin de sana dua etsin. Öyle kayıp ilanlarında resmin, onlar da ancak ona bakıp bakıp ağlaşırlar. Bilmezler ki küllerin hangi kırlarda hangi çiçeklere hayat olmuştur. O çiçeği çekip koklarlar ama alamazlar senin kokunu. Ben yazarsam kaderini, okuyan okuduğuna pişman olur. 

Elbet barış diye beklenen, arzu edilen bir süreliğine gelecek. Ama bir süreliğine. Bıyığı tam olsa da aklı yarım olan, arkası tam olsa da insafı olmayan başka bir adamı başlarına taç yapacak bu salaklar. Evet hepsi salaklar. Dünyayı kullanma kılavuzunu okumadan kullanmaya kalkan salaklar. Bozulunca da yenisiyle değiştiremeyeceklerini anlayacak salaklar. 

Değiştirin şu şarkıyı dedim bunak karı kocaya. “Biz başka nota bilmeyiz, ezelden beri bunu çalarız.” dediler. Ama hani benim marşımdı bu. Hani sadece ben ölünce, nasıl yani, boşa mı kuruldu bunca cümleler. Bakmayın lan şaşkaloz şaşkaloz. Devam edin bildiğinizi çalmaya. Es vermeyin portrede yazıyor olsa da. Hele art arda iki es hiç vermeyin. Es-es, nefret… Es-es, çocuklar ölü…Sessizlik her yerde. Suçlular es-es…Pas geçtiler, anlaşmalar, mahkemeler, sembolik infazlar, kadınlar kocasız ya da kolsuz bacaksız. Resimlerde çizgili giysili insanlar, kurumuşlar deri kemik, vagonlarda istiflenmişler, ocaklarda yakılacaklar. Ah o yarım bıyıklı, bana bir “Sünepe!” deseydi. Yüzüme yüzüme deseydi. Satır belimde tekrar, elimde değil. Bekliyorum nasıl olsa çıkacak tüm salakları arkasına takacak biri daha. Desin demesin, satır sonrasında yeniden elimde. Sonra da kafatasına monte. Bir satır yeter dünyayı kurtarmaya; en azından bir süreliğine.  


20 Şubat 2022

Tebelleş

 


Tebelleş oldu başıma. Tebelleş dedim, bela değil, kara bela da değil. Sadece tebelleş oldu başıma, başıma; tam baş ucuma. Soydum elmayı soyar gibi dertlerimi ruhumdan. Ruhum üşüyor, titriyor. Evet evet, üşüyorum gerçekten. Kendini ısıtamayan sobanın ateşi cılız mı cılız. Beni de ısıtamıyor. Kar yok, ama ayaz var. Kar olmadan olan ayazlar kar gelecek dedirtiyor. Ama sadece dedirtiyor. Gelmiyor o kar. Kar topu savaşı sevemem ama kar topuyla oynamayı severim. Kar topu, toplu kar, ya da kardan toplar, bir sürü, sürü sürü toplar, ama kardan. Yoklar ama, ayaza rağmen yoklar.

Sobaya odun da yok fazla. Elmanın kabuğu ne güzel kokar yanan sobanın üstünde. Elma kızıyor bana kabuksuz kaldı. Kabuk yanıyor inceden, kokusu tüm odada. Elma karardı elbisesi yok diye. İçim karardı benim de dışım aynı. Bahar gelecek, gelecek bahar da gelecek, biliyorum. Gelse, kapıyı çalar, açar mıyım ben kapıyı? Açarım, ama kaç kez çalarsa? Bilmem, uyumak istiyorum, kış uykusu ya da baharı bekleme uykusu. Bildiğin uyku, rüyalı, rüyasız, gözlerini kapatarak olanından. Gözü açık uyuyan kimseler de var, var ama görmezler. Gözleri açık uyuyanlar rüya da görmez, burnuna konan kara sineği de görmez. Kara sinekler alınganlardır sivri sineklere göre. Bok sineği ne yapsın. Boka tek konan o mu ki. Konar konar, sivrisi de karası da boka konar. Konar konar. Peki kokan nedir; elma kabuğu yanınca bok gibi kokar. Ev kokar, soba korkar, elma çıplak, kararır, sinekler adalet arar, avukatları ben olurum bu boktan davada.

Aç karnımı doyurmak için, açlıktan ölmemek için, mahalle mahalle gezerim. Geziyorum da ne yapıyorum, para kazanıyorum. Kazanmak, para kazanmak, parayı bulmak mı kazanmak mı? Kazan-kazan, leğen-leğen diye bağırmak. Çamaşır asan kadınlar varsa balkonlarda, sesim daha gür çıkar elbet. Gürses, ama ucuz leğenler, plastik tabureler ama sesim nasıl da gür. Şakıyorum bülbül gibi, lazımlık satan bir bülbül gibi. Ekmek parası, bazen de kahvede okey parası. Çifte okeye gidenleri patlatmayı çok severim ama ben gitmem çifte. Gitsem de varamam. Nefesim yetse, nefsim yetmez.

Kahveci tepeledi beni, tepem olamadı ama kıçımda tekmesinin izi oldu. Mekânı var diye üstün benden, mekânı var diye ben ondan ezik. Ezilmedim ama o ezmeyi seviyor. Seviyor mu yoksa başkacasını bilmiyor mu bilmiyorum. Takılıyorum tekme izi kıçımda, içimde susturulmuş dış sesim. “O da adam mıymış, armudun dibine elma mı düşermiş” diye sesleniyor iç organlarımda yankılanarak. Babası babamın kankasıydı. Aralarında hesap kitap olmazdı. Kahveler içilir, beyazpeynir-domates tostlar cayır cayırdı okey masalarında. Taşlar yağ olmasın diye tost arası yapılırdı. Devre arası gibi tost arası, ama herkes aynı sandalyede. Taşları aynı sandalyede çalmaya devam.

Ben yine iyiyim, babam hamaldı. Hamal olmak, leğen satmak, leğen satan ya da hamal olan. Hamala leğen taşıtan, leğene hamalı koyup taşıyan. Leğenlerden ve hamaldan nefret eden. Ha işte o ben.

Gözünü bahara açan, tam açamasa da kırpan, kırpıp kırpıp sonra bir süre yumulu tutan. Ben yumulu gözlerimle neler görürüm ben. Yumulu gözlerim, kesik dilim, tıkalı burnum, kulaklarım ise kepçe. Kepçe ama çorba kepçesi, en derininden, sapı en ince olanından. Fare tıkırtısını duyar bu kepçeler, duyarım duyarım, duyarlıyım tüm farelere.

Okulda gülmeselerdi kepçelerime, kahveci olurdum belki. Böyle her masaya ısmarlasam kaşarlı tosttan. Beyaz peynirli domatesli değil ama, çift kaşarlı, çiftin çifti de olur. Erisin kaysın kaşarın yarısı arasında. Dostluklar baki kalsın masamızda.

Kahveci yaklaştığımı gördü. Leğenleri çektim kapısının önüne.  Yüzünün lanetli tarafını döndürdü. Belinde sıralı meyve bıçakları. Tekmeler mi yine beni. Yoksa çürük elma muamelesi mi. Çürüğüm varsa da benden değil. Çürük olmak kaderim, suçum değil. Çürüğümü yeme kardeş, kabuğumu da soyma. Kabuksuz ayaz var bana, kararmak da var sonrasında.

Okey oynasak ama kahveci gitse. Babalarımızın anısına uğramasa bana bugün. Çalmam taş falan, oynarım harbisinden. Hem harbisinden hem de keyiflisinden. Ben keyiflenince masa da keyiflenir. Domatesler erir peynirin içinde bir kabuğu kalır. Kabuğu olmayan ne var bilemedim.

Ha köpek leşi ha ben. İkimizi de yoldan toplayan yok. Leşim mi olur cesedim mi? Ölümü yıkayan karar versin. Leş olmak için az kirliyim, ama kimse ölçemez. Var üstümde bir kara leke babamdan gelen, ufak leke esasında ama çıkmaz çamaşır suyuyla bile. Yıkandım yıkandım, yalnızlıkla çitilendim, çay bardağında rakılarla durulandım. Ama temiz pak olamadım. Kokmadım da ama temiz de olamadım.

Yırtılmış fotolar

 


Valiz elimde evden çıkmadan bir daha döndüm yırtılmış fotoğraf artıklarına. Eğilmeden yere baktım, bir parçasını yanıma alsam mı diye. Sonra eğilip almayı onu önemsemem addettim. Onu değil ama parçaladığım geçmişimi çiğnedim ayağımdaki botlarla. Botumun topuğunun izi yüzüne denk gelmişti gelinlikli resminde. Geline hakarettir dedim uzandım aldım yerden o parçayı. Paltoma sürerek sildim botumun izini ama tam çıkmadı. O şekilde bırakamadım onu geride cebime koydum. Onu maziye gömemedim mi yoksa onun bir parçasını geleceğe taşımak mı istedim bilemiyorum. Ama bunca fotoğraf arasında çocuklarımızın resimleri olsaydı, olabilseydi. Neyse. Deşmek yaraları, suçlu aramak ayrılışlarda kime ne kazandıracak.

Güneş bırakmadan sokak başını yetişmeliyim ona. Ta o zaman, Heybeliada’da bir grup gençken, onu o gün öpemediğim için güneşi kaçırmıştım. Sinan tutmuştu o gün güneşi, flört etmişlerdi üç beş ay. Belki Sinan askerde şehit olmasaydı evlenirlerdi. Sinan’ın güneşini çaldım ben, tabi ki yırtar o fotoğrafları. Tek tesellim onu gerçekten sevmiş olmam. Ama bu ikimize de yetmedi. Birimiz ne kadar çok severse sevsin diğeri boşsa her şey boş.

Merdivenlerden inerken alt komşumuz Madam Sonier kapısını araladı çöpleri dışarı bırakmak için. Her zaman bir bahanesi olur zaten merdivenlerde bir ses duyduğunda kapıyı açsın diye. Buruş yüzünde farklı bir tebessüm vardı bu kez. Heybeli’den beri yanımızdaymış gibi, hatta Sinan gibi baktı bana. Ona sarılmak istedim ama söyleyemedim. Sadece valizimi yere bıraktım ve ona bakmaya devam ettim. Kollarını açtı kısa cılız kadın. Sülaleme sarılır gibi sarıldım ona. Eğildim sarılırken başım omzuna denk gelsin diye. Kulağıma fısıldadı; “Bu kez güneşini kaçırma. Yüzünü hep güneşe dön ve sadece yürü yavrum. Arkana bakmadan yürü.”

Apartman otomatiği söndü “lafı bitti” der gibi. Işığı açmak için ondan ayrıldım ama tekrar ona döndüğümde kapısını içerden kapatıyordu. Kapının koluna astığı ekmek torbasına cebimdeki fotoğraf parçasını bıraktım. Dışarı bıraktığı çöp torbasını bir elime, valizimi diğer elime alıp apartmandan çıktım. Sokağın başında çöp arabası son torbaları topluyordu. Hem güneşime hem çöp arabasına doğru heyecanla koşuyordum.

15 Mayıs 2021

I AM NOT THE ONE WRITING WHAT I AM WRITING


I mostly feel that way, while I am revising what I have put on paper. It is a process of recognition, getting to know the stranger inside me. There are moments when I find myself in conflict: I would easily give credit for the fact that I am not the one who has written all these, if I did not know that was my own notebook or my own pen in front of me.   

In order to experience this illusion more frequently, I sometimes spend some time away from the short essay or poem I have written, before revising them. Then I go back to those old scribbles of mine, and find myself traveling in time. That is when I try hard to convince myself, “You are surely the one who has written all these.” Those who write often will recognize this emotion and will understand what I mean by this. Let me give you an example on the subject.  

Please assume that you have listened to a song on the radio and that song has either made you feel gloomy or happy. Is what makes you gloomy or happy the song, or the radio itself? Is that song the outcome of the radio? Did the radio write the melody or lyrics of that song? The radio is nothing but a mediator between you and the song. However, unless a transmitter gives out a signal, no radio will function properly. 

Signals sent by a transmitter are everywhere. However, only the receivers are the ones who may transmit them. The radio does not give too much effort to find the signals. The talent lies not in finding the signals, but in being the radio. 

And being a radio is a gift, in terms of being a writer, simply because you have the ability to find and transmit those signals. That is why I never regard my writing skills as a super talent. I am only someone who simply expresses the sound waves I receive through special frequencies, and who puts them into words. I am nothing but a simple conveyor, in that sense. 

If you let me give you a small secret, I may easily tell you that those who feel too proud and arrogant because they write well will lose the strength of the sound frequencies in time. That is because arrogance makes you lose the awareness that your gift is priceless. That is the moment when your sound begins to jam.  


El Turco

 


Kurtuluş gününü kutluyorduk. Tarih 4 Temmuz 1988. Los Angeles’tayım. Askere gitmemek için kaçmıştım Amerika’ya, daha yaş 22 o zamanlar. Öyle bir kaçmışım ki askerlikten, Amerikalının bayramını 23 Nisan gibi kutluyordum. Türk olmayı özledim be kardeşim. Şartları değiştirelim diye benliğimizi değiştirdik. Şimdi istesem de o eski ben olamam ki. 

Cinayet masasında dedektif oldum. Önce devriye polisiydim tabi. Ama bir çeşit terfi aldım sayılır beş sene önce. Öldürülmemesi gereken bir suçluyu, işkence çektirerek geberttim. Ama tüm öttüğü bilgileri de terfiim için kullandım. Cesedinin yerini de azılı rakibine haber verdim ve onlar oraya vardığında da başka ekiplere suç üstü yaptırdım. Temiz işti, Türk işi yani. Hem pislik temizlendi hem de yeni pislikler ifşa oldu ve ben de terfi almış oldum. 

Cinayet masası en bereketli yerdir bu şehir için. İş hiç bitmiyor anlayacağın. Öldürülen genç yaşlı beni pek etkilemez. Öldürülme şekli farklı ise ilgimi çekiyor ancak. Standart silahla vurma yada bıçaklama çok sıradan geliyor. Katili yakalamaya pek motive olamıyorum. Ama asitte eritme gibi vakalar çok ilgimi çekiyor. Lisede de en iyi dersim kimyaydı zaten belki ondandır. Dişi bile kalmıyor maktulün. Genelde bir otellin küvetinde eritiyor cesedi. Tertemiz bir banyo bırakarak çıkıyor gidiyor otelden. 

Seri cinayetler uzmanlık alanım oldu. Çünkü bende seri bir katil olma potansiyeli var. Seri katil olmak derin bir zekâ ister. Onca cinayetin ardında göstermek istedikleri sadece üstün zekalarıdır. Zekâ ne derece yüksekse cinayetler o derece benzersiz olur ama bir o kadar yakalanmak isterler ve gizli ipuçlarını kasti bırakırlar meydan okurcasına.

Beni mesai arkadaşlarım “el turco” diye çağırırlar. İsmimi Jonathan yaptılar ama memleketime karşı yüzüm düşük olsa da özümü söylemekten asla çekinmedim. Bazen bana sorarlar bazı davaların içinde, sizin Türkler olsa burada ne yapar diye. Bilmiyorlar ki ben Türklükten kaçmış ve korkaklığı yüzünden de Türklükten men edilmiş bir yüz karasıyım. Türk olmaktan övünememenin boşluğunu kimse bilemez kardeşim. Türk gibi hisset ama ben türküm diyeme. Asker olmamak için elin kölesi olduk bu diyarlarda. 


Vurun (6dk.)

 


Vurun kahpeye dediler halk galeyana geldi. O ana kadar herkes komut bekliyormuş. Kahpe kim, kime ne vuracağız, neden biz vuracağız. Bir ton soru ile mahkeme salonundan çıktım. İnfazı gerçekleştirmek üzere taksim meydanında buluştuk. Kahpe dedikleri kadın swaroski taşlarla bezenmiş uzay yolu ikinci kaptanı kostümü ile Jennifer Lopez’di. Kadın ilk kez İstanbul’a konsere gelmişti ama aşıları tam değilmiş diye sahne öncesi gözaltına alınmıştı. Kadına taş atıyor millet o hala kalçayı sallayarak sağa sola kaçıyor. Ama görsen gram gözyaşı yok kadında. Bizim Bergen geldi aklıma. O da sahnede alımlı çalımlı volta atardı. Mikrofonu tespih gibi sallardı. Bazen masaların arasına girdiğinde bize yaklaşırdı. Dibime, burnumun dibine kadar girer şarkısını söylerdi. Ama bakışları öyle baygın ve uyuşmuştu ki sanki aniden tokat atacak hissi gelirdi, gerilirdim. Jennifer’ı kollamak için sahneye çıktım. Atılan taşlardan bana geldi. Yerden mikrofonu alıp saçlarına yıldız düşmüş annemi söylemeye başladım. O azgın adamalar bağdaş kurmuş çocuklar gibi ağlıyorlardı. Jennifer Ahmet Kaya’nın tüm plaklarını alıp memleketine döndü.

Kara uçurtma

 


Bayramları severdim ama çocukken. Bizim köyde pek çocuk eğlencesi yoktu. Bayramlar yaza ya da bahara denk geldikçe uçurtma şenliği yapılırdı arka yamaç tepelerde. Komşu köylerden de gelenler olurdu bizim tepelere. Orda önce renklerini, sonra kuyruğunun uzunluğunu yarıştırırdık uçurtmaların tüm çocuklar. Arife günü dahil kimse kimsenin uçurtmasını göremezdi. Kasabaya babamla uçurtma için malzeme almaya indiğimizde komşularla kırtasiyede karşılaşırsak bir şey almadan geri çıkardık, ta ki onlar mağazadan çıkasıya kadar. Öyle bir heyecan sarardı ki bayram gelirken Ramazan nasıl geçerdi anlamazdık. Oruçlarımızı şevkle bir an evvel bayram gelsin diye açardık. Babam en çok kuyruğunu önemserdi uçurtmanın. Kuyruğa yüzlerce küçük kuyruklar eklerdi ve öyle uzun tutardı ki uçurtma göğe yükselmişken bile nerdeyse kuyruğu yere değecek gibi olurdu. Babam derdi ki; “Bir ipini uzun tut, bir de kuyruğunu uzun ve sağlam yap. Kimseler senin yanına yaklaşamaz.”

Vurdular babamı ben daha delikanlı bile değilken. Malum toprak yüzünden, kan davası. O vuruldu uçurtmam da vuruldu, kuyruğu, ipi koptu. Nereye düştü, hangi tele takıldı bilemem. Ama o alçaklar çocukluğumu çaldılar benden. Anam elime dedemden yadigâr altıpatları verdi. Babamın kanı yerde kalmayacakmış. Kanı yerde kalmadı, 17 yıldır bu mahpushanedeyim işte ama uçurtmam hala o tellerde kaldı. 

Bir haftaya çıkacağım, cezam bitiyor. Sinyali verdim gardiyana, istediğim malzemeleri getirecek. Eline tutuşturduğumda listeyi afalladı ama tamamdır dedi sonradan. Getirdi malzemelerimi ertesi günü. Kara bir uçurma yaptım. Benim bahtım o ya, havalansın kara uçurtma. Ama kuyruğu umutlarım, öyle bembeyaz upuzun. Çıkınca çok vaktim olmaz diye burada bitirdim uçurtmayı. Zira ana ocağına gitmeden bizim tepelere varacağım kara uçurtmamla. Salacağım yükseklere görsün tüm köy halkı. Bilecekler ipin ucunda kim var. Gelsin sıksın sonra sıkacak olan bana. Bıraksam da uçacak bu kara uçurtma. Gövdesi pes etse beyaz kuyrukları düşürmeyecek onu.


aklı sıra (6dk.)

 


Aklı sıra bana ders verecek. Ben ders alacağım adamı kendim seçerim. Karpuzu eşit dilimlemeyebiliyorsun diye gelip bana geometri dersi veremezsin. Meridyenler ve paraleller nedense sadece coğrafya dersinde öğretilir. Ama onlar yok ki. Dağlar ve nehirler de mi yok o zaman. Coğrafyası iyi olanın biyolojisi zayıf olur. Bir kedinin anatomisini anlamak için çatılarda içli içli miyavlayıp, kuyruk sallayabilmek gerekir. Çatı katında ufak bir terasım var. Barbekü yapıyorum orda ama mangal değil. Komşular geldi kapıya mangal yasak diye. Dedim ki “Ben Barbekü yapıyorum ama en islisinden.” Anlayan nerde. Tuzu döküyorum dirseğimin üzerinden tütsülü etlere. Dilimliyorum ince ince ortası hafif kanlı. Nusret rakılamaya geldi bize. Kokuyu almış tütsülü etin. Uzun bıçağı belinde Malkoçoğlu gibi. “Nerde abi et, keseyim ben.” dedi. Önce arka balkona geç orda bıçağını bileyle sonra da kolonyalı bezle temizle dedim. 

Galoşlar

 


Galoşlar hala ayağımdaydı. Hastaneden çıkmış iki üç sokak öyle sessiz yürümüştüm. Oysa ne kadar umutluydum onun yaşayacağına dair. Ameliyata girerken asansörde elimi tutuyor ve bir daha beni göremeyecekmiş gibi bakıyordu. Ama bir yandan da üzülmeyeyim diye bu hazin vedasını bana belli etmemeye çabalıyordu. Şimdi o bakışlarındaki vedayı çözüyorum. O an için “bu doktorlar beni kesip biçecek, sen de yanımda olsan keşke” bakışı sanıyordum ama şimdi anlıyorum; onlar veda bakışlarıymış.

Kaldırımın birine çöktüm kaldım. Hastaneden çıkışımdan oraya gelip çökene kadar henüz ağlamamış olduğumu fark ettim. Ellerimle yanaklarımı yokladım; “acaba ağladım da farkında mı değilim?” diye. Galoşları çıkardım yırtılmamasına çabalayarak, neden yırtılmasın diye çabaladıysam. Hemen sağımda duran gider ızgarasından içeri attım yırtmadan çıkardığım galoşları. Parmağımla iteledim tam içine düşsünler diye. Oturduğum kaldırımın biraz ilerisinde olan otobüs durağını ve orda bekleyen genç pempe bereli, lüle lüle uzun kızıl saçlı genç kadını fark ettim. Tanıdık bir yüzü vardı, tanıyordum onu sanki. Sanırım ızgaradan attığım galoşları görmüştü ve yaramaz bir çocukmuşum gibi bana kızgın ve eleştiren gözlerle bakıyordu. Yüreğim yanıyordu, canım acıyordu. Ama yine de o bakışlardan dolayı suçluluk hissettim. Duraktan bana doğru yavaş adımlarla gelmeye başladı. Bana atacağı o nutuğu dinlemek istemiyordum. O bana yaklaştıkça ben ızgarayı kaldırmak için yukarı asılmaya başlamıştım. “Hayır” gibilerinden kafasını sağa sola sallıyordu. O yaklaştıkça daha sert asılıyordum ızgaraya. Bir kaldırabilsem şu ızgarayı, o gidere bir ulaşabilsem. Izgara kımıldadı biraz ve o bunu fark edince “sakın” diye bağırdı. Aramızda birkaç adım kalmıştı ama ben hafif aralanan ızgarayı hala tam kaldıramamıştım. Gücüm azalmıştı ve çok az aralayabildiğim ızgarayı tekrar geri bıraktım. Bırakırken serçe parmağım sıkıştı ve kısa bir çığlık attım ama kurtardım parmağımı bir şekilde. Serçe parmağınım karnıma basıp, acısını geçirmeye çabalıyordum. İki büklüm kaldırımda kıvranırken onun yanımda oturmuş beni tebessümle izlediğini gördüm.

“Çok mu yandı canın?”

“Evet Gülizar, tüm hücrelerim acıyor sanki.”

“Ver o elini bana lütfen.”

“Yok Gülizar, benim hatam. Ben batırdım her şeyi.”

“Ver öpeyim, acısı kalmayacak.”

“Ama otobüsün geliyor. Bak farları gözüküyor.”

“Şoför bekler, beni almadan gidemez zaten.”

“Beni de alsa otobüse.”

“Almaz, alamaz. Seni durağın bu değil.”

“Ufalsam, çantana girsem. Sesim çıkmaz. Beni de götür.”

“Bu bereyi sen almıştın ilk çıktığımız gün, hatırladın mı?”

“Evet aşkım, saçların ne güzeldi böyle lüle lüle, kızıl mı kızıl.”

Gözyaşlarımı sildi avucunun içiyle. Otobüs yanımızda durmuştu ve şoför bize baktı. Tam oturduğumuz hizada duran ön kapıyı açtı ve ona seslendi;

“Bakıyorum güzel saçlarınıza kavuşmuşsunuz tekrar hanımefendi?”

“Evet, artık saçlarımı benden alamazlar.”

“Geç kalmasak iyi olur hanımefendi.”

Gülümseyerek kalktı kaldırımdan, otobüsün basamaklarını okula giden bir anaokulu öğrencisi heyecanıyla hızlıca çıktı ve başka hiçbir yolcunun olmadığı otobüste yeni başlayacak yolculuğunun sabırsızlığını yaşıyordu. Artık beni görmüyordu. El salladım, görmedi. Otobüs uzaklaştığında galoşların hala ayağımda olduğunu fark ettim. Ağladım, ağladım, göz yaşlarımın o ızgaradan akıp gideceği kadar ağladım. 


İdolümsün


Kocası kasabanın en zenginiydi. Görücü usulü evlenmişlerdi ama adam nedense ona deli gibi aşıktı. Her istediği kadını elde edebilecek bir adamın neden ısrarla onunla evlendiğini hiç anlamamıştık. Tüm kasaba bu esrarengiz evliliği çözümlemek için her türlü dedikodu kanalarını 7/24 açık tutuyorduk. Reçelci Rosemary’nin dükkanında kahve çektiriyordum bir sabah. Posta arabasının getirdiği yeni basma kumaşlardan elbiselik seçiyorlardı bizim Maryann ve July. Onlar konuşurken duymuştum, bizim dişi Avarel, ki ben ona kasabamızın bankasını defalarca soyan Dalton kardeşlerin en çirkin ve en uzun boylusuna benziyor diye bu adı koymuştum, yoksa gerçek adı Angelina’ydı; zengin kocasını bırakıp ortalardan kaybolmuştu. İlk aklıma gelen Avarel’le kaçmış olmasıydı ama kimseye diyemedim. Birkaç hafta sonra onu oduncular çarşısında gördüm. 

“Merhaba Angelina, görünmüyordun uzun zamandır”  

“Eee yine geldik kümese” dedi isteksiz ve mutsuz. 

“Tüm kasaba seni çok özledik. Pazar kiliseye geleceksiniz dimi kocanla?”  

“Miraç Kandiliniz mübarek olsun” dedi bana. Aval aval baktığımı da görünce; 

“Ben Müslüman oldum, bugün kandil” dedi. 

O zaman Avarel’in kardeşlerinden ayrıldığını ve soygun yapmaktan vazgeçtiğini, şerif Taytıs’a kendi ayaklarıyla gidip teslim olduğunu anımsadım. Aşk nelere kadir diye düşündüm; adam soygunu bıraktı, bizim Anjelina da Müslüman oldu. Gizli aşklarını ben çözmüştüm ama diyemedim. Ahmak kocam, Dalton kardeşlerin muhakkak Avarel’i kodesten kurtarmak için geleceklerini, fazla çarşı pazara bu aralar çıkmamı söyledi. “Bugün gelsinler artık.” dedim ben de; kocam manasız baktı bu isteğime, kasaba o kadar sıkıcıydı ki hareket istiyordum. Anjelina beş çayına geldi sonra. Kocasından habersiz bir fotoğraf yaptırmış heyecanla bana gösteriyordu. 

"Güzel çıkmış mıyım Elizabeth abla?"

"Saçlarını açsaydın keşke."

"Abla sabunum bitmiş, yıkayamadım on beş gündür. Ondan açamadım."

"Ee niye çektin bu resmi o zaman? Posta arabası en erken bir ay sonra gelecek. Daha çok beklersin sen sabunu."

"Avarel şerifin ofisinde hapiste. Ona bu resmimi ulaştırır mısın ablam? Özlemimden kahroluyordur o şimdi." 

"Şerif Taytıs beni neden içeri alsın ki?"

"Elizabeth abla, zamanında seni onu neden içeri aldıysan o da seni ofise ondan alır merak etme."

"Anjelina. Ne diyorsun sen? Sessiz ol, benim herif verandada pipo içiyor. Duyacak."

"Duymaz abla, o verandada uyurken, Şerifi yukarı odaya almadın mı sanki?"

"Sen benim evimi mi gözetliyorsun?" 

"Kızma abla ya, ben sana özenerek Avarel’le oynaştım zaten, ama aşık oldum ona sonradan. Dinimi bile değiştirdim onun için baksana."  

Çok kızgındım öfkemden duvarları yumruklamak istiyordum. Resmi aldım elinden hışımla.

"Benden haber bekle. Sana aşkını getireceğim."

"Gerçekten mi Elizabeth abla. Bak söyle, bu akşamsa gidip sakalımı bıyıklarımı alayım."

"Uğraşma anlamaz Avarel. En kısaları Joe olsa işin zordu."

"Elizabeth abla, şeriften sonra Joe’yla da mı yattın? İdolümsün valla sen benim."


Beyaz Takımlı


Beyaz takım elbiseleriyle ölmek için çok şıktı. Boynundaki kırmızı fuları yaşını gizliyordu. Çok genç değildi ama yeterince yaşlı da değildi ölmek için. Bitmemiş inşaatın bitmemiş son katından saldı kendini. Yere çarpmadan yarım sökülmüş iskele demirlerine, oradan da çimento karıştırıcısına pinpon topu gibi sekerek çarptı.

Yerdeki cesedine bakarken “keşke beyaz giymeseymişim bugün” diye düşündü. İnşaatın tüm kiri pası, bir de ağzından burnundan sızan kanlar, hepsi beyaz takım elbisenin üzerindeydi. “Kimliğim cebimde mi acaba?” diye düşündü. Zira kendisi bile kendini tanıyamıyordu baktığında.

Sonra kara bulutların geldiğini ve hızla alçaldığını fark ettiğinde artık ondan geriye kalan cansız bedeni onu pek ilgilendirmiyordu. Çevredeki tüm ağaçların yaprakları dökülmüş, tüm kuşlar ölmüş yerlerdeydi. Sadece bir uğuldama sesiyle beraber ona doğru gelen kara bir sis vardı. Güneşi görmek için yukarı baktı, gördüğü tek şey atladığı yerden ona bakan kendisiydi. “Çok yanlış yaptın” gibisinden bakıyordu temiz beyaz takım elbiseli kendisi. “Koca bir hayat bile değmez bir gözyaşına diye düşündü ve nerden yardım isteyeceğini bilemeden olduğu yerde çömeldi, titremeye başladı. Sis onu sardı sarmaladı, nefes gibi içine doldu. İstemsizce kendini bıraktı sisle gelen rüzgâra. Hızlanan ve yavaşlayan rüzgârın içinde sararmış bir yaprak tanesi gibi sürükleniyordu.

Rüzgâr hafifledi, onu hiçbir yerinde tümsek olmayan dümdüz kurak toprak bir alana bıraktı. Yine güneşi görmek için yukarı baktı ama sadece gökyüzünden ona doğru sallanan kürekleri gördü. Küreklerle aşağı atılan topraktan çok azı ona isabet ediyordu. Ama ona değen her toprak parçasında içi rahatlıyor, genişliyor ve daha çok toprak ona değsin diye kımıldamaya çabalıyordu.

Ama nafile. Ağlayanlar vardı yukarda. Uzanmak istedi kimler var diye, boynundan demir halka ile toprağın dibine çekiliyordu her niyetlendiğinde. Bedenini oynatamayacağını fark edince ruhen çıkayım dedi yukarıya, kara sisten olan ellerin tutuğu mızraklarla tekrar bedene itelendi geri. Ağlayan bir kadın vardı hala, duyuyordu, ama sesinden kimdir çıkaramıyordu. Zaten zihninde hiçbir isim ve yüz de kalmamıştı. Tüm alemde tek yaratılmış kendisiymiş, hatta Adem olan oymuş gibi hissediyordu. Yaşlıca tok bir ses o kadına seslendi; “Koca bir hayat bile değmez bir gözyaşına.” O kadın da sustu sonrasında. Ne ses kaldı ne ışık.

Davet edilmeden gelen ufak büyük tüm sürüngenler ordaydı artık. Onlardan tiksinmiyordu ama yavaş yavaş hareket etmeleri onu çok rahatsız ediyordu. Hızlıca işlerini görseler bari diye düşündü. Geldikçe geliyorlardı ama sadece üstünde dolanıyorlardı. Sanki her biri onun üzerinde gezinip sırasını bir sonraki gelene bırakıyordu. Keşkeler için çok geçti artık. Beyaz kefene sarılmaya çalıştı, boynundaki fuları bir sürüngendi artık.

Yenildim



En yenilmez komutan bile yenilgiyi tadacaktır

Senin gibi bir kadına âşık olursa.

Ayı postu gibi serildiler yerlere

Düşmanım olma gafletinde bulunanlar.

Onları ezdiğime asla sevinmedim.

Kutlamalar, övgüler, madalyalar,

Hiçbirini seni arzu ettiğim kadar istemedim.

Cephede barutumuz bitti,

Sana yazacak mürekkebim var diye dert etmedim.

İmparator oldum diye taç giydirdiler,

Daha seni nasıl cezbedebilirim bilemedim.

Okunmamış mektuplarımı buldum odanda.

Yırtıp hepsini yüzüne atmak yerine

Tek tek sesli okuyarak sana dinlettim.

Josephine bir kez daha aşkla baksan bana,

Ölümüme kadar yeterli benim için.

İnanmam mümkün değil

Gönlünün başkasında olmasına.

Bedenine dokunacak başka ellerin

Varlığına inanmam mümkün değil.

İtiraf etsen de ahlaksızca yüzüme,

Seni cezalandırmam mümkün değil.

Tacımın gücü dünyaya yetse de,

Gönlümün sesini susturmam mümkün değil.

Ancak bir kadın aciz kılar yenilmez bir erkeği.

Bilsem de kendimi senden men edemedim.

Tüm dünya boyunduruğuma girmesin diye

Sana yenildim, tekrar yenildim,

Tekrar yenildim.

14 Mayıs 2021

kıymet (6dk.)

 


Kıymetimi bilmiyorlar. Gerçi, ben de kendi kıymetimi bilmiyorum. Kıymet bizim kapıcının karısını ismi. Kapıcı da Kıymet’inin kıymetini bilmiyor. Kıymet esasında kıyamet, uzak durmakta fayda var. Kaz dağlarında madende çalışanlara soru sormuşlar; “Kaz dağında kazmak nasıl bir duygu diye. Adam “bu ne kazma soru” demiş. Muhabir de “elinde kazma olan adama ne sormamı bekliyordun?” demiş. Kaldırmış kazmayı indirecek muhabirin kafaya araya kameraman girmiş. Görüntü bir yerde bir yukarda, çevreciler kavga çıktı diye kendilerini zincirledikleri çınar ağaçlarından kurtulup madenciye saldırmışlar. İki tane sincap yüksekçe bir kayadan çatışmayı tuzlu fıstık yiyerek izliyormuş. Sincaplar çok tuzlu yedikleri için orta yaşlarda kalp krizi geçirirler. Damarlarındaki kanı sulandırmak için çam ağaçlarının gövdelerinden akan baldan içiyorlar.

uykusuzluk (6dk.)


Uykusuzluk vicdan azabının göstergesidir. Göstergelere bakmadan yol almaya kalkarsan benzinin bittiğini çok geç fark edersin. Yolda kalmak zor değil esasında, yolda kalmayanların yanından vın diye geçip durmaması çok fena. Stepne oldum birinin hayatında. Oldum. Patlayan lastiğin yerine koydu mu beni, koydu. Beni üzdü mü bu. Üzmedi, çünkü ben onun çok kısa süreliğine bile olsa lastiği olabilmeyi sevmiştim. Sen de birine stepne ol. İyi gelir. İşin bitince atacak seni bagaja tekrar ama en azından nereye giderse onunla beraber gideceksin ve gerekti mi seni yeni kullanacak. Lokum satan kızlar vardı otobanda. Kamyonun freni patladı birini ezdi. Yeşil tülbendi uçmuş sarı saçlarından. Üzerinde dağılan rengarenk lokumlar. Ambulans geldi lokumları çiğneye çiğneye. Sedyeyi arabaya koydu görevli, oturdu yanına. Sonra fark etti nanelisinden bir tane gelmiş mevtanın üzerinde sedyeyle. Sağa sola bakmadan attı ağzına. O çiğnerken lokumu ambulansın kapıları kapandı.

mendil (6dk.)



Mendiller ıslak oldu olalı yanımda kurutma makinesi ile geziyorum. Islak olan hiçbir şeyi sevmem. Kuruturum toprağı bile. Kuru toprakta ne filizlenir. Onu bilmem ama aç kalmam bu sulak topraklarda. Solucan ile karganın kavgasında sizce kim galip gelir. Tabi ki daha aç olan. Kurtlar sofrasında tek bir sandalye vardır o da Bozkurt’a aittir. Diğerleri sofranın etrafında onun attığı artık kemikleri sıyırırlar. Assolist olmak için başvuru yapan traversti sanatçılar reddedilmeyi kabullenemeyip kendi Maksim gazinolarını kurdular. Adını da Geysim koymuşlar. Geysim’e bizi almadılar. Araya kimleri koyduysak olmadı. Arada derede kalan insan olmak istemiyorsan kararlarının arkasında dur. Reddedilmekten korkuyorsan odandan dışarı çıkma. Otur marleyleri say her gün. Gün ve gün sayısı değişen tek şey takvim yapraklarıdır. Üzüm salkımından koparılan üzüme diğer üzümler el sallarlar. Ama bilmezler ki sırada onlar da var. Her birimiz salkımdaki üzüm tanelerinden biriyiz. Önce hangimiz seçecek o meçhul el. Ben çekirdeksiz üzümüm kardeşim. Hamile değilim sonuçta. Hamile olmadığımdan emin olmak için test yaptırmaya ortopedi kliniğine gittim. Dediler ki yanlış geldin ürolojiye gitmen lazım. Kardeşim kimse sen erkeksin demedi yav. 


DOES THE WISE SPEAK ?


Do the wise people speak or stay silent? The talkative ones are those who prefer to copy and paste the shared knowledge or experiences that belong to the wise ones, who have reached that knowledge or experience through meditation and contemplation. The truly wise ones who have been through that meditation do not prefer to speak. 

The bold mind, who has dared release the knowledge out of the mines and out of the depths of their inner selves, may have a thousand things to tell, but still prefer to keep silent. The “Truly Wise” does not burn with the desire of advertising how wise they are and how much they know.  

The one who “Knows What is Taught”, simply speaks and speaks, in order to maintain the image of being the wise one. They say it is necessary to keep silent in order to listen. In fact, keeping silent is not necessary to listen, it is utterly necessary to be “Truly Wise”.